MiSs_KuRd
Kayıt: 01 Oca 1970
Mesajlar: 682
Nereden: Yurt Dışı
|
| Tarih: Pts Nis 02, 2007 10:25 pm Mesaj konusu: NamazLarimmm!!! |
|
|
NAMAZIM
Abdulkadir DEMİR
Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında:
— Oğlum, namaz hiç bu vakte bırakılır mı?
Anneannesinin
yaşı yetmişe dayanmıştı, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar,
yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.
Kendisi
ise, nefsini bir türlü yenemiyordu. Hep ‘ne oluyorsa?’ namaz son
dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu
düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına
onbeş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla salladı kafasını
“Yine geciktirdim namazı,” dedi kendi kendine....
Kıvrak
hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan
kendini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazını edâ etti.
Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi.... “Bu halimi
görse, tatlı-sert kızardı yine bana.” dedi. Çok seviyordu onu... Hele
öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla
seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki, hicâbından renkten
renge girerdi.
O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir
ağırlık vardı üzerinde... Duasını yaparken, başını ellerinin arasına
alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekilde tefekkür etmeyi
severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. “Ne kadar da yorulmuşum.” dedi.
Daldı gitti öylece...
Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık
vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir
şekilde etrafı izliyor; kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz
çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu.
Yüreği, yerinden
fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor, soğuk
soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan
hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi
için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve
bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
Hesap ve
sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir
sağa, bir sola baktı. “Benim ismimi mi okudunuz?”, dedi, dudakları
titreyerek....
Kalabalık birden yarılmış, bir yol oluşmuştu
önünde... İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri
oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü.
Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar.
Başı
önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin
önünden.... “Şükürler olsun.” dedi, kendi kendine ve devam etti;
“Gözlerimi dünyaya açtım, hep hizmet eden insanları gördüm. Babam
sohbetlerden sohbetlere koşturuyor, malını İslâm yolunda harcıyordu.
Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp,
bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete
çalıştım. Onlara Allah’ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum.
Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım.”
Kirpiklerinden
aşağıya gözyaşları dökülürken, “Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi
zannediyorum.” diyordu. Ama bir yandan da “O’nun için ne yapsam az,
Cennet’i kazanmama yetmez.” diye düşünüyordu. Tek sığınağı Allah’ın
rahmetiydi.
Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyor;
sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin
ibresindeki neticeyi bekliyordu.
Sonunda hüküm verilecekti.
Vazifeli melekler ellerinde bir kâğıt, mahşer meydanındaki kalabalığa
döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse
yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak
kesilmişti.
Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları
yanlış mı duyuyordu? İsmi Cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin
üstüne yığıldı. Hayretten donakalmıştı.
“Olamaaaaz.” diye
bağırdı. Sağa-sola koşturdu. İnanamıyordu. “Ben nasıl Cehennemlik
olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla
beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım.” diyordu. Gözleri sağanak
olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından
tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere
yükselen Cehenneme doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok
muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?
Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.
“Hizmetlerim... Oruçlarım…Okuduğum Kur’ân‘lar... Namazım... Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?” , diyordu...
Bağıra
bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç dinlemediler,
sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye
çevirdi. Son çırpınışlarıydı.
Resûlullah, “Evinin önünde akan
bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl
temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler.”
buyuruyordu. “Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?” diye
düşünüyordu.
“Namazlarım... Namazlarım... Namazlarım.” diye diye
hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler;
Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü
yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı, Artık gözleri de kurumuştu.
Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.
Kollarını
sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi.
Vücudunu birdenbire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu.
Tam
bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı.
Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten
kurtarmıştı. Kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu
silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. “Siz de kimsiniz?” dedi.
İhtiyar gülümsedi:
“Ben senin namazlarınım.”
“Neden
bu kadar geç kaldınız? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum.”
dedi... İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; başını salladı;
“Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı?..”
Secdeye
kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan
gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu. Bir ok gibi yerinden
fırladı. Abdest almaya gidiyordu... |
|